Şanlıurfalı Şair Nabi Hayatı Ve Eserleri

0
97
Şanlıurfalı Şair Nabi Şanlıurfa
Şanlıurfalı Şair Nabi Hayatı Ve Eserleri

Şanlıurfalı Şair Nabi Kimdir?

1642 senesinde Şanlıurfa‘da doğan Şanlıurfalı Şair Nabi‘nin asıl ismi Yusuf’ dur. Zamanın taşrasında sefalet içinde büyümüş lakin gerek ilmî gerek edebî gerek dinî gerekse sanat yönünden kendini geliştirmiş, bu sonsuz yolların her birinde büyük mesafe kat etmiştir.

24 yaşına geldiğinde İstanbul’a gelmiş ve hayatını burada idame ettirmiştir. Bir yandan ilim tahsiline devam etmiş bir yandan da kısa zamanda isminden söz ettirmeye başlamış, şiirleri zamanın üstatların dilinden düşmez olmuştur.

İstanbul’da geçirdiği dönemde birçok tecrübe edinmiş, zamanın büyük şairleri ile tanış olmuş, paşalarla ve sarayla ilişkiler kurmuştur.

Daha sonraları ömrünün yaklaşık 25 yılını Halep’te tüketmiş devletin sağladığı imkanlar dahilinde rahat bir hayat sürdürmüş eserlerinin çoğunu da Halep’te kaleme almıştır.

Lakin onun rahatı sadece dış görünüşte ve günlük işlerdedir. Zira Nâbî fikir sancıları, gönül yangınları ile hemhal olmuştur. Daha sonra Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca  Nâbî’yi yanına aldı. Bu dönemde çeşitli memuriyetlerde çalıştı.

Şanlıurfalı Şair Nabi aynı zamanda müzisyendi. Sesinin güzel olduğu bilinen şair ruhun gıdalarından birinin de musiki olduğunu düşünmüş ve Seyyid Nuh mahlası ile besteler yapmıştır.

12 Nisan 1712 tarihinde vefat etmiş, Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığına gömülmüştür.

Şanlıurfalı Şair Nabi’nin Sanatkarlığı

Şiirlerine baktığımızda Nâbî merhumun fikir ile sanatı, düşünce ile hissi en güzel biçimde bir araya getirdiğini adeta bir potada eritip yeni bir şekil ile gönül sofralarımıza sunduğu görülür.

Zira Nâbî Osmanlı’nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdi. Her ne kadar fetihler, başarılar, genişlemeler, kazançlar devam etse de Yavuz, Fatih, Kanunî gibi sultanlar idrak etmiş dünya gücü olmuş bir devlet için o zamanki durum bozulmaya-yozlaşmaya doğru bir gidiş olduğunu düşündürmekteydi.

İşte bu ahvâl Urfa‘nın bağrından kopmuş dine ve ahlaka önem veren şairimizi didaktik şiirler yazmaya itmişti.

Lakin o bunu birkaç kuru söz ve alışıla gelmiş hatta kalıplaşmış nasihat cümleleri şeklinde yapmıyor, ilgi çekici, akılda kalıcı, kulağa hoş gelen, incitmeden, mütevazı, sanatlı bir dille alimane şekilde yapıyordu.

Ona göre şiir insanlara bir şey katmalıydı. Ya his, ya düşünce ya idrak… Şiir günlük hayat içinde olmalı yahut da şiirleri insanların dillerinde dolaşmalı, yüreklerine dokunmalı ders vermeliydi.

Bu yüzden şiirleri çözüm odaklı olmuş lakin bunu daha çok kalbî bir şekilde yapmaya çalışmıştır. Çokça yazmış, değişik konulardan bahsetmiş ve her zaman ahlakçı bir tavır takınmıştır.

XVII. asır dîvân şiirinde bir “tefekkür” edebiyatı çığırı açmış, şiire farklı bir şahsiyet kazandırmıştır

 Eserleri zamanın diline göre sade ve anlaşılır düzeydedir.Şu beyti bugün dahi anlaşılacak mahiyettedir:

“Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre,
İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere.”

Bu beyitte Nâbî mahlasının nereden geldiği de belli olmaktadır. Zira “” ve “” kelimeleri Arapça ve Farsça da ‘yok‘ anlamına gelmektedir.

Şanlıurfalı Şair Nabi Hayatından Sahneler

Şanlıurfalı Şair Nabi çalışkan, edepli, tecrübeli, kabiliyetli, samimi, dürüst, mütevazı, alim biri olduğundan yaşadığı dönemde dahi ilgi ve saygı görmüş, farklı vakalar yaşamış ve bu vakalar kayıtlara geçmiştir.

Sözü ile özü bir olan şairimizin eserleri kadar yaşadığı vakalar da ders verici niteliktedir. Bu vakalardan biri şöyle neş’et etmiştir:

‘Bir zaman Çorlulu Ali Paşa’nın emri ile hanesi yıkılınca öyle bir gazel yazmıştır ki ‘keşke yüz evi olsaydı, yüzü de yıkılsaydı da böyle yüz eser yazsaydı’ denmiştir.

Bu gazel lise sıralarından aşina olduğumuz ‘
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz’

Diye devam eden ve özet olarak –çok mağrur olma biz ne adamlar, sultanlar, kehkeşanlar gördük şimdi yıkılıp gittiler de yeller esiyor yerlerinde– manasındaki gazelidir.

Bir diğer hadise ise 4. Mehmed zamanında Hacca giden Surre alayında geçmiştir. Üstadın da içinde bulunduğu kafileye günümüz tabiri ile sponsorluk eden ağa tam Medine-i Münevvere’ ye yaklaşıldığı sırada yol yorgunluğu ile uykuya dalınca büyük meşakkat ve heyecan ile geçen bir yolculuğun ardından Efendimize bu kadar yaklaşılmışken uyumayı edebe mugayir gören şair gür bir sei ile hikmet yüklü birkaç beyit terennüm eder:

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
Â’mâdan açdı mevcûdât dü çeşmin; tûtiyâdır bu.

Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Matâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu. ‘

Beyitlerde mealen şöyle denilmektedir ‘ sakın edebi terk etme burası öyle bir yerdir ki alemin hürmetine yaratıldığı son peygamberin, gönüllerin efendisinin ebedi istirahatgâhıdır. Bu kapıdan mağrur olarak veya uyuşuk bir şekilde değil eşik öpülerek girilir’

Üstad beyitlerde öyle bir tavır takınmıştır ki hem ağayı tenkit etmiş, hem ders vermiş hem Peygamberimizi övmüş hem de en son beyitte mahlasını kullanarak sanki bu sözleri kendi kendine söylüyormuş gibi davranıp muazzam bir tevazu örneği sergilemiştir.

Şanlıurfalı Şair Nabi Eserleri

1. Türkçe Divân: Muhtelif yazmalarından başka biri Bulak’ta (1841) biri de İstanbul’da (1875) basılmış iki matbu nüshası bulunan eser, Halep Valisi Silahdar İbrahim Paşa’nın ısrarı ile vücut bulmuştur.

Eserde ; 1 tevhid, 4 naat, İslâm büyükleri hakkında methiyeler, padişahlar II. Mustafa ve III. Ahmed için kasideler ile devrin diğer devlet adamları için yazılmış kasideler, 1 terkib-i bend, 1 muhammes, 3 tahmis ve bir çok tarihler yer almaktadır.

2. Farsça Dîvânçe: Dîvânçe-i Gazeliyyât-ı Fârisî ismi ile, Türkçe Dîvan içinde 39 sayfalık bir yer kaplayan bu eser, 32 farsça gazel ile, Mevlânâ, Hafız, Molla Cami, I. Selim, Şifâî, Örfî, Kelim, Nazîrî, Şevket, Meyî, Garîbî ve Tâlib’in gazellerinin tahmislerinden ve mesnevi tarzında iki küçük Türkçe hikâyeden oluşmaktadır.

3. Tercüme-i Hadîs-i Erbaîn: Câmî’nin farsça olarak nazmettiği 40 hadis-i Şerifin Türkçe tercümesidir.

4. Hayriyye: Urfalı Şair Nâbî’nin en çok meşhur eseridir. Oğlu Ebülhayr Mehmed’de ithaf edilmiştir. Bir nasihat-nâmedir

5. Hayrâbâd: Eser  hareketli bir aşk  hikâyesidir (mesnevidir). “Mefûlü, Mefâ’ilü, Fa’ûlün” vezniyle kaleme alınmıştır.

6. Sur-nâme: Sultan IV. Mehmed’in şehzadeleri için Edirne’de yapılan sünnet düğününü anlatan bir mesnevidir. 587 beyitten oluşmaktadır.

7. Fetih-nâme-i Kamaniçe: İstanbul’da 1864’te Târîh-i Kamaniçe ismi ile basılan eser Muhasip Mustafa Paşa‘nın isteğiyle yazılmıştır. Gençlik devri eserlerindendir.

8. Tuhfet ül-Harameyn: Şairin hâc seyahatini anlatan eser 1848’de İstanbul’da basılmıştır.

9. Zeyl-i Siyer-i Veysî:  Veysî’nin Bedir gazasına kadar yazdığı sîyer kitabına Mekke’nin fethi vak’asına kadar yapılmış bir ilâvedir. Dili Veysî’de olduğu gibi ağır ve ağdalıdır.

10. Münşeat: Nâbî’nin resmî ve hususî bir çok mektuplarından oluşan bir eserdir.

Urfalı Şair Nabi merhumu tanıtmak için yazılmış yazımızın sonuna geldik. Onu, eserlerini ve fikirlerini bir nebze olsun anlatabildiysek ne mutlu bize…

MUHAMMET BARAN ASLAN

İnsan Denen Meçhul

Sosyal Sorumluluk ve İslam

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz